Devamı
FATİH SULTAN MEHMET ERMENİLERİ TARİH SAHNESİNE ÇIKARIYOR
Buraya kadar anlatılanlardan bir sonuç çıkarmak gerekirse; Armenya denilen bölgenin, Ermeni adından gelmeyip coğrafi bir terim olduğu anlaşılmaktadır. (16)
Ermenileri Hıristiyanlığı din olarak kabul etmiş bir topluluk -bir kilise cemaati- iken, kendilerine “Hay“ diyen Türkçe konuşan bu topluluğa yeni bir kimlik kazandıran onları devletin yapılanmasında önemli bir güç ve denge unsuru olarak ortaya çıkaran Fatih Sultan Mehmet’tir.
Ermeni Tarihçisi Mike’yel Ç’amçean Ermeni Tarihi adlı eserin de Fatih Sultan Mehmet Bursa’da bulunurken, Ermeniler ile dostluk kurmuştur.
Fatih onların dini reisleri Yovakim’e «Eğer bir gün İstanbul’u feth edersem, seni İstanbul’a getirtip bütün Ermenilerin başına dini lider, yani Patrik yaparım» diye vaatte bulunmuştur.

Ermeniler, Bizans imparatorluğundan gördükleri baskı ve zulümlerden, Selçuklu Türklerinin Anadolu’yu fethi ile biraz olsun kurtuldular. Öyle ki, Osmanlı Devletinin kuruluşu ve Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethiyle daha rahat bir ortam içerisinde mutlu ve müreffeh bir hayata kavuştular.
Bizans imparatorluğu İstanbul’da Ermenilerin sanat ve ticaretle uğraşmasına bile müsaade etmezken Fatih, dağıtılmış ve perişan halde olan Ermenileri bölge bölge bir araya toplayarak bir cemaat haline gelmelerine müsaade etti. Bunlardan birçoklarının İstanbul’a getirilmelerini sağladı. (17) Patrik Ovakim’den sonra İstanbul’a gelen Ermeniler Kumkapı, Yenikapı, Samatya, Narlıkapı, Edirnekapı ve Balatkapısı’na yerleştirildi. 1475’te Kefe’nin alınmasıyla bir çok Ermeni getirilerek, Edime kapıya iskan edildi. Fatih Sultan Mehmet (1479) Karaman Ermenilerini de İstanbul’a getirterek, Samatya taraflarına yerleştirdi. Yavuz Sultan Selim de Çaldıran zaferinden sonra Tebriz’den İstanbul’a bir çok Ermeni sanatçılar getirdi. (18) Aynı şekilde Ankara, Sivas, Tokat, Bayburt, Adana çevrelerinden bir kısım Ermeni aileleri İstanbul’un adı geçen semtlerine yerleştirildi. Ermeniler şehrin altı ayrı semtine yerleştirildiklerinden, onlara altı cemaat adı da verildi. (19)
Araştırmacılar Hıristiyan azınlıkların İstanbul’a getirilmesini iki türlü izah ederler. Birincisi; Fatih bu şekilde İstanbul’un nüfusunu artırmak istemiş olabilir. Nitekim bu uygulama ile kısa bir süre içerisinde İstanbul’un, Ermenilerin en yoğun olarak yaşadığı ve Dünyanın en kalabalık şehri haline geldiği belirtilir. (29) ikincisi de; Osmanlı Türklerinin, Müslüman olmayan unsurları Osmanlı topraklarına ve İstanbul’a getirmelerinde nüfus çoğaltmaktan ziyade hasis ve aşağı iş telakki ettikleri sanat ve ticareti onlara gördürme fikrinin olduğunu ileri sürerler.(21)
Sevgili Okurlar,
Bilhassa XVI. Asırda birbiri ardı sıra kazanılan zaferler Osmanlıyı önemli ticaret yollarının kesiştiği üç kıtanın hakimi yaptı. O zaman devlette hakim unsur olan Türklerin, genellikle askerlik ve bürokratlık mesleğini tercih edip tüccarlığı küçümsediğini takdir eden Sultanlar, ülkede ekonomik canlılık oluşturabilmek için Hristiyan azınlıkları başta İstanbul olmak üzere çeşitli bölgelere yerleştirdi. (22)
Bu durumdan faydalanmasını bilen Ermeniler devlet yönetimine güven telkin ettikleri için saraydan başlayarak en ufak Osmanlı evine kadar çeşitli hizmetler gördü. Hatta birçokları devlet işlerinde kullanılarak yüksek mevkilerde görevlendirildi. Öyle ki, harp mühimmatından olan barutun imali bile kendilerine verildi.(23) Böylece tarihlerinde hiçbir devlet ve hükümdardan görmedikleri ilgiyi Osmanlı Devletinden gören Ermeniler, gerçekten Türklere samimi olarak bağlandı. Binaenaleyh kısa bir süre içerisinde İstanbul’da büyük bir Ermeni toplumu oluştu. (24)
XVII. yüzyılın başlarına gelindiğinde İstanbul’daki Ermeni nüfus arttı ve Ermeniler Akdeniz ve doğu ticaretinde önemli bir yere sahip oldu. Ermeniler Sivas, Tokat, Kayseri, Ankara, Bursa ve Anadolu’nun pek çok bölgelerinde ticaretle uğraşıyorlardı. (25) Aslında iktisadi hayatı ellerinde tutan gayrimüslimler (Musevi, Rum ve Ermeniler) bir de vergi konusunda maktua (götürü-toptan) bağlanınca bu onlar için bir bakıma iktisadi özerklik oldu. Bu özerklik idari ve dinî özerklikle de bir araya gelince, gayrimüslimlerin uzun Türk hâkimiyeti sırasında dil, kültür ve milliyetlerini yitirmeden yaşamalarına temel teşkil etti. (26)
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Bizans döneminde İstanbul’da çok az sayıda Ermeni bulunmaktaydı, İstanbul’un fethinden sonra bu sayı günden güne çoğaldı. Öyle ki, XVII. yüzyılın ilk yarısına gelindiğinde İstanbul’a ilk getirilen Ermeniler şehrin yerlisi olmuşlardı. Bu tarihten sonra gelen Ermeniler, yerli Ermeniler tarafından pek iyi karşılanmadı. Sebebine gelince, yeni gelen Ermenilerin içinde sanatkarların bulunmasıydı. Ermenilerin büyük bir çoğunluğu İran’dan ve Gürcistan’dan gelen kimselerdi.
Bunların büyük bir kısmı da yontulmamış (kaba-saba), tabiri ile ifade edilen çiftçi köylülerden oluşmaktaydı. Yerli Ermeniler, Kilikya bölgesinden, Karamana, Kütahya ve Bursa’ya oradan da İstanbul’a gelmişlerdi. Bunlar Kilikya bölgesinde uzun zamandan beri haçlıların nüfuzu altında kaldıklarından, haçlıların terbiye ve kültürlerini çok çabuk benimsemişlerdi. Bundan dolayı halk ve ruhanilerin bir kısmı Roma’ya itaat ediyorlardı. Başka bir ifadeyle Kilikya Ermenilerinin ekserisi gerek inandığından gerekse menfaati icabı Avrupa’yla iş bağlantılarından dolayı Katolikliği kabul etmiş veya etmek üzere bulunuyordu. (27)
İstanbul’da oluşan bu manzara içerisinde yerliler diye isimlendirilenlerle, Kırım’dan gelen Ermenilerin çoğu Katolik mezhebine mensup veya Katolikliğe sempatizan bir düşünceye sahipti. Diğer taraftan İran ve Gürcistan’dan gelen taşralı veya şarklı adıyla anılan Ermeniler İse isim¬lerinden de anlaşılacağı gibi, Eçmiyazin’e bağlı Gregoryen mezhebine men¬sup Ermenilerden oluşmaktaydı. Taşralı ve yerli Ermeniler arasında İstanbul Ermeni Patrikhanesindeki nüfuz mücadelesi ileriki tarihlerde Gregoryen- Katolik çatışmasının temelini oluşturacaktır.
Polonyalı Simeon seyahatnamesinde, o tarihlerde yerli Ermenilerin seksen hane olduklarını, buna karşılık hariçten gelerek İstanbul’a yerleşen, Ermenilerin sayısının 40 bin haneyi geçtiğini ve Ermenilere ait beş kilisenin mevcudiyetinden bahsetmektedir. (28) Yine Simeon Seyahatnamesinde, Bizans İmparatorluğu ile Osmanlı Devletinin Ermenilere bakışını şöyle ifade eder: «Tarih eserlerinde okuduğuma göre İstanbul’un Rumların elinde bulunduğu devirde, Ermenilerin orada yerleşmeleri şöyle dursun, bezirgan olarak bile hiç bir Ermeni şehre giremezdi. Fakat Türkler İstanbul’u fethet¬tikten sonra bir çok eyaletlerden Ermenileri oraya davetle iskan ettirdi. (29)
Ermeniler, Ortodoks ve Katolik mezheplerinden ayrı kilise ve düşünceye sahip olsalar da Osmanlı Devleti bunları Hıristiyan tebaadan saydı, İstanbul’un fethinden sonra Ortodoks ve Museviler gibi Ermenileri de bağımsız bir cemaat olarak tanıdı. Dinî ve kültürel manada kendilerine geniş hak ve imtiyazlar verdi.

İstanbul’un fethinde Ermenilerin Katoğikosluk (Ruhani liderliği) makamı Osmanlı toprakları dışında Eçmiyazin’de bulunmaktaydı. Ayrıca Eçmiyazin’e rakip Kilikya’da bir Katoğikosluk daha vardı. Fatih Sultan Mehmet 1461 yılında Ermeni Milletini tanıyınca, Bursa başpiskoposu Ovakim’i İstanbul’a getirterek, en yüksek Ermeni memurluğu olan, Ermeni Patrikliği makamını verdi. Fatih, Ovakim’e Rum Patriği ve Yahudi Hahambaşının sahip olduğu yetkileri aynen tanıdı. (30) Samatya’daki Sulu Manastır (31) denilen kiliseyi bunlara tahsis etti.(32) Ermeni Patriğinin unvanı Bütün Osmanlı Devletindeki Ermenilerin Patriği oldu. (33
) Ermeni toplumu, Osmanlı sınırları içerisinde kişisel hürriyet ve toplumsal yaşantıda bir düzene kavuştu. Böylece Eçmiyazin veya Kudüs gibi uzak merkezlerden dinî anlamda yönetilme zorluğu da ortadan kalktı. (34) Aynı zamanda Ermeni Patrikliğine, Ortodoks ve Museviler içerisine girmeyen bütün gayrimüslim uyruklar üzerinde de yetki tanındı. Bunlar; Çingeneler, Süryaniler, (35) Bosnalı Bogomiller, Suriye ve Mısır’ın monoteistlerinden oluşmaktaydı. (36) G. Çark, Fatih ve II. Beyazid’in Ermeni toplumuna verdiği fermanların her ne kadar hala Kumkapı Ermeni Patrikhanesinde bulunduğunu ifade etmişse de, (37) Patrikhaneye bu fermanları görmek için yaptığı müracaatta; Yavuz Ercan’a böyle bir belgenin bulunmadığı cevabı verilmiştir. (38)
Fatih’in Bursa piskoposu Ovakim’i İstanbul’a getirmesini G. Çark şöyle ifade eder: “Fatih, Bursa’ya geldiğinde tebdili kıyafet yaparak Ovakim’in ziyaretine gitti. O sırada piskoposun elinde bulunan kitabın ne olduğunu sordu. O da ‘Tevrat’ olduğunu söyledi. Fatih Ovakim’den ‘bir sayfa açıp okumasını ve izah etmesini’ istedi. Piskopos mukaddes kitaptan bir sayfa açtığında, peygamberler babında ‘Bütün dünyaya sahip olacaksın’dedi. Fatih ‘buna Bizans da dahil midir?’ diye sorunca, Ovakim ‘Evet padişahım ona şüpheniz mi var, tekmil dünya diyor’ dedi.
Fatih ‘öyle ise benim için dua et. Eğer İstanbul’u alacak olursam, onu payitaht yapacağım ve seni de ahalinle birlikte oraya getirip, patrik olarak görevlendireceğim’ dedi. (39) Bu yüzden Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u almasıyla Ermeniler için yeni bir devir başlamış oldu. Ermeniler tarihlerinde o zamana kadar Romalılar, İranlılar ve Bizanslılardan görmedikleri yakınlığı Osmanlı Devleti’nden gördüler.” (40).
Sevgili Okurlar,
Ermeni yazar Çark’ın sözlerini buraya alarak belirtelim:»“Sultan Fatih (1430-1481)in İstanbul’u fethetmesi doğuşumuz oldu
Ermeni Yazar Çark » Fatih ile Ermenilerin istikbali için yeni bir yıldızın parlamaya başladığını söylemeliyiz. Ermenileri kurtaranın Fatih olduğunu söyleyerek tarihi bir hakikati belirtmiş olacağıma kaniyim. Eğer Fatih İstanbul’a gelmemiş veya gelmesi gecikmiş olsaydı, o Ermenilerin istanbul’a yerleşmeleri mümkün olamazdı. Fatih olmasaydı Ermenilerin inkişaf etmeleri pek şüpheli (olur), hatta belki de izleri bulunmazdı.” (41)diyor.
Ermeni toplumu, ilk dönemlerde Ekümenik Patrikliğin de tesiriyle Orto¬doks camiası içerisinde mütalaa edilirken, daha sonra hem kendi arzularını tatmin, hem de Ekümenik Patrikliğin ağırlığını sınırlamak ve dengelemek gayesiyle, Ekümenik Patrikliğinkine benzer bir statü ile 1461’de İstanbul’da kurulan Ermeni Patrikliğinin liderliğinde ayrı bir cemaat olarak organize edil¬diler. (42) O dönemde Osmanlı Devleti sınırları içerisinde az sayıda Ermenile¬rin yaşamasına rağmen Fatih, bunlara patriklik tahsis etti. Kendilerinden sayı ve konum itibarıyla kat kat daha fazla bir yere sahip olan Rumlara (43) (Ortodoks Patrikliğine) tanıdığı hakların hemen hemen aynısını verdi.
Osmanlı Devleti, Gregoryen Ermenileri, Millet (44)adı altında örgütleyerek kendi dinî liderlerinin yönetimine bıraktı. Fatih Sultan Mehmet, Ermeni Patrikhanesini kuran fermanında; Patriğin Osmanlı topraklarında yaşayan bütün Ermenilerin hem ruhani, hem de cismani lideri olduğunu hükme bağladı. (45) Osmanlı Devletinin ilk dönemlerinde gayrimüslimlere tanınan statü büyük bir değişikliğe uğramadan Tanzimat’a kadar devam edecektir. (46)
Ermeniler, 1461’den 1830’a kadar bir cemaat halinde yaşamış, bankacılık ve ticaretle geçimini sağlamış, sadık Osmanlı tebaası olmuşlardır. (47) İstanbul Ermeni Patrikliğine büyük imtiyazlar verilmiş, Osmanlı Ermenilerinin nüfuzlarını gözetmek patrikliğin başlıca görevleri arasında sayılmıştır. (48)
Ermeni Patriğine verilen yetkilerle Patrik, ruhani reisleri azlediyor, keşişlerini ruhanilikten çıkarabiliyor, dinî ayinleri yasaklıyor, Ermenilerden haraç toplayabiliyor, kendi mahkemelerinde hukuk ve ceza işlerine bakabiliyor, nikâh işlerini yürütüyor ve hapis cezası gibi dünyevi cezalar verebiliyordu. (49) Ancak Patriklerin yetkileri arasında ölüm cezası verme hakkı yoktu.(50)
Patrik unvanı altında bu din adamı, toplumun sadece uhrevi değil, aynı zamanda dünyevi lideri de oluyordu. Dinî salahiyeti Ermeni Kilisesinin bütün başpiskopos ve piskoposları gibi Eçmiyazin Katoğikosundan alıyordu, İstanbul merkezine takriben elli dini bölge bağlıydı. 1860’taki düzenlemeden önce Patrik kendi tayin ettiği piskoposları keyfince azledebilirdi. Onların Katoğikostan almış oldukları piskoposluk hüviyetlerini kaldırmaktan başka kendi bölgelerini idare etme haklarını da ellerinden alabilirdi. Hatta onların sakallarını bile kesmek hakkı vardı. Babıâli’ye karşı mesul şef olarak haraç vergisinin toplanmasını teminle mükellefti. (51)
Osmanlı Devleti içerisinde Ermenilerin bu şekilde örgütlenmesine müsaade edilmesi onların dağınık, birbirlerinden kopuk ve kendi hallerine veya diğer kültürlerin tesirine terk edilmiş alt gruplar olarak kalmasını önledi. Dolayısıyla mevcut uygulama aynı şekil ve kaidelere dayanan tek bir toplum halinde birleştirerek, cemaat ve kilise bütünlüğü içerisinde milli bir kimlik kazanmaya doğru işleyen gelişmelerin de temelini oluşturdu. (52)
Küçük bir topluluk her konuda imtiyaz alarak zenginleşmş Ülke genelne yayılmış 17 ve 18. Yüzyılda Türk toplumunu iliklerne kadar sömürmüştür.
Hıristiyan nüfus ve nüfuzunun artmasınn en büyük sebeblerinden biriside Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı darboğazlardan kar sağlamalarıdır.
Ermeniler Osmanlı tarihi boyunca en imtiyazlı topluluk olarak yaşamıştır. Ermenileri toplayan İstanbul’a yerleştiren Fatih sultan Mehmettir.
Hay adında Türklerin kimlik kaybı ile oluşmuş bir toplulukken Cemaat olmanın dışında bir özelliği bulunmayan insanları Millet yapan Osmanlıdır.
Elise Reclus diyor ki: “Türk hâkimiyeti şahsın, fertlerin içine ve derinliklerine girmez. Binâenaleyh birçok cihetlerden halk kitlelerinin muhtariyeti, serbestisi Türkiye’de batı Avrupa’nın en ileri memleketlerinden daha mükemmeldir.”
M. A. ubicini diyor ki: “Vicdan hürriyetine gelince, Türkiye’de hâkim olan din (İslamiyet), diğer dinler hakkında, Hıristiyan devletlerde ender görülen bir müsamaha göstermektedir.”
Romanyalı Profesör Jorga da, XVIII. yüzyıl sonlarında yaşayan Polonyalı seyyah Mikoscha’ya atfen: “Türkler tarafından Ermenilere, diğer bir millete ibraz edilen dereceden çok daha ziyade hürmet ve sevgi gösterilmektedir. Ermeniler aynı zamanda Rumlardan ziyade Türkler tarafından verilmiş mezhep hürriyetine maliktirler” diyor.
Sevgili Okurlar,
Ermenilerin Rumlarla yakın ilişkiye geçmesi ve Fener aristokratlarının çözüm önerileri ile hareket etmeleri Osmanlı hükumetleri ile bağlarının gelişmesine neden olmuştur. Osmanlı Rum Fener Aristokratlarına en yüksek görevleri verir. Fener Aristokratları Avrupalılarla iş birliğine girerek Osmanlıyı arkadan vurur. Batının desteğinde yapılan çok yönlü mücadeleler neticesinde -İleride “Devlet içinde devlet nasıl kurulur?” başlığı altında anlatacağımız gibi — bir Yunan devleti ortaya çıkar. İmparatorluk gaflete düşmüş, kurda kuzuyu teslim etmiştir. Yönetimi ele geçiren bu hainler Yunan devleti ile yetinmez ve Osmanlıdaki diğer azınlıklara da devlet kurma teşebbüsüne girişirler.Osmanlı yönetimi Türklerden başka bir dostu kalmadığını bir defa daha anlar ve Fener Aristokratı denilen hainlerin görevlerine son verir. Fener Aristokratları bir kere devleti sömürmeyi meslek ve ülkü haline getirmişlerdir. Devletin yakasını bırakmazlar.Bu sefer bu münasebetler sayesinde elde ettikleri büyük serveti Tefecilerle anlaşarak Osmanlı İmparatorluğu’na borç olarak verdirirler. Devletin 1860’lı yıllarda aldığı kredilerin çoğu daha önce kendisinden soyulan paralardır.
Fener aristokratları bu şeklide hem nüfuz elde ederler hem de servetlerine servet katarlar.
Ermenilerin büyük çoğunluğu tefecilikle uğraşıyordu. Müslümanlar İslamiyet faizi reddettiği için tefecilik işlerine girmediler.
Ermeniler 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı yönetiminde mali etkinliğe kavuştular.19. yüzyılda sonra en zengin ikinci gurubu meydana getirdiler.
Ermeniler 17. yüzyılda İran Şahı Abbas’ın gayretleriyle ticari bir örgüt meydana getirirler. 50 yıl gibi kısa bir süre içerisinde bütün doğu ticaretini ellerine geçirirler. Öyleki Kapitülasyon zengini Fransa bu durumdan endişelenir. 18. yüzyıl sonlarında Avrupa’daki sanayinin gelişmesi mallarının rekabet edilemeyecek fiyatlarla üretilmesi Avrupa’nın nüfuzunu artırdı.
Piyasayı Avrupalılara kaptırmaktan korkan Ermenileri yeni arayışlara girer ve İran’dan getirdikleri sermayeyi Tefeciliğe kaydırırlar. Zaten Osmanlı’daki Ermenilerin hamiliğini yapan İran da ki Türk hanedanı Ermenilerin tefecilik yapması için de destek olurlar.
1838 Balta Limanı gümrük anlaşması neticesinde İmparatorlukta meydana gelen iktisadi çöküntü ile Ermenilerin istediği ortam oluşur.Ermeni tefeciler hem bürokratlara, hem de devlete borç vermeye başladılar. Böylece İmparatorluğun sonunu getirecek soygun dönemi başladı. Borçlarını ödeyemeyen üst düzey bürokratlar borçlarını Ermenilere bazı çıkarlar sağlayarak ödemeye başladılar.
Borçlu kalan devlet tavizkar davranışlar içerisinde kaldı. Faizi faizle ödemeye başladı Bu durum Ermenilerin yıldızını parlattı.Hem ekonomide hemde siyasette bir güç haline gelmeye başladılar. Böylece “mevkiin, makamın ve tüm işlerin” satılık olduğu bir dönem başladı. Taşradaki iltizamların ihale bedelinin ödenmesi veya «önemli mevkilerin parayla satın alınması» önemli meblağlara ihtiyaç gösteriyordu.

Ancak tefecilikle veya dış ticaretle meydana getirilen Ermeni sermayesi bu taleplere cevap verebilecek güçtedir. Herhangi bir iltizamı edinmek veya bir vilayetin valiliğine ulaşmak için en geçerli yol para haline gelmiştir. Üst düzey bürokrat olmak için de paraya ihtiyaç vardır; para da Ermeni tefecilerdedir. Artık çılgınca bir soygun dönemi başlamıştır. Ermeniler verdikleri paralara karşı aldıkları imtiyazla fakir Anadolu insanın bin bir emekle elde ettiği tahıl ürünlerine sahip olurlar. Ermeni sarraflar tefeciliğe bir de paşaların iş takipçiliklerini eklerler. Artık devletin bütün işleri Sarrafların arka odalarında görülür.
Vezirlerin birbirleri ile yaptıkları resmi münasebetler arasındaki gayri meşru kazançları bile Ermeniler idare etmektedirler.1830 ile 1860 yılları arasında Anadoluyu gezen İstanbul’da olayları izleyen yabancı devlet görevlileri yazdıkları kitaplarda şaşkınlıkla incelediler. Olanlara hayret ve dehşetle bakarken en ince ayrıntılara kadar yapılan soygunu anlatırlar (53) 1850’lerden sonra olayları izleyen Namık Kemal Ziya Paşa Ahmet Cevdet Paşa gibi düşünür ve devlet adamları olanları üzülerek kaleme alırlar.
Ali Suavinin Ulüm gazetesinde 1870 de yayınlanan ve gözleri önünde cereyan eden bir hadiseyi anlattığı makalesinden nakledelim.
«1857 yılında Bir kadın 20 kuruş değerinde eşyasının çalındığını” beyanla Simav Nahiye müdürü Hacı Hafızoğlunun makamına gelir. Durumu anlatır, alanında adını verir. Nahiye müdürü «Çalınan malın kendisine ait olup olmadığını ispat edip edemeyeceğini» sorar.
Kadın boşuna geldiğini anlayınca ağlayarak dışarı çıkmak için geri döner. Artık yemeğini kaynatacağı bir kabı bile kalmamıştır.
Hafızoğlu yüksek sesle bağırır «Kadın ve Tescil parasını ver de öyle git.» der. Kadın bir anda vurgun yemişçesine korkudan titremeye başlar.
Kadın bu parayı öde de öyle git sözünün nereye varacağını bilir yalvarır «Aman ağam bende para olsa 20 kuruşluk malım için niye geleyim» der.
Paşa diretir. «60 Kuruş vereceksin… Bak ben senin söylediklerini yazmak için zaman harcadım emek çektim. Şer’an ödemen gerekiyor» der.
Şer’an deyince kadın korkudan oturur kalır Kadını yerinden kaldırırlar Zabite teslim edilerek müftüye götürürler. Müftü önündeki kitaba bakar ve «Evet senin bu 60 kuruşu şer’an ödemen gerekiyor.» der. Kadın yakarır ancak soygun düzeni yürümektedir.
Kadın zaptiyenin nezaretinde kasabaya parayı bulmaya gönderilir. Neticede kadıncağızın yanında taşıdığı 10 yaşındaki oğlunu satılığa çıkarılır. Kadıncağızın küçücük oğlu köle pazarında 20 kuruş peşin 40 kuruşa satılır. Kadın borcunun ilk taksitini ödeyerek hayatını kurtarır.”
Değerli Arkadaşlarım,
Bu tüylerimizi diken diken eden, boğazımı düğümleyen bu vahim olay Anadolu’nun her yerinde tekrarlanmakta bu şekilde paralar ise Ermeni tefecilere onlar kanalıyla da yalılardaki Devşirme Paşalara gitmektedir. Türk Milleti yemeğini pişirecek kap bulamazken Boğazlarda adalarda Türk insanından çalınan paralarla zevki sefa içinde yaşantılar devam eder. Osmanlı tarihi boyunca Türklerin yaşadığı acı durum bu olaylardan çok çok daha acıdır. İşte bu gün “Osmanlıcı” geçinenlerin, “Türk Milleti” yerine “Osmanlı Milletindenim” diyenlerin övünmesi gereken gerçek tarih budur.
Bizi İstanbul’un Fethiyle gurur duyuyoruz ancak bizi asıl ilgilendiren Osmanlı veya Selçuklu tarihi içerisin de Türklerin yaşadıklarıdır. Çünkü Biz Türk Milletiyiz.

Değerli Arkadaşlarım,
Türk Milletinin Göktürk’lerden 1200 yıl sonra hanedan devletlerinin elinde yaşadığı sayısız çileden sonra ulaşabildiği Türk Milletini korumak amacını güden Türkiye Cumhuriyeti, Türk varlığının teminatı ve Türk Milletinin en büyük gururudur.
Yüzlerce yıl Türk Milletinin kanını emmiş devşirmeler ve Gayrı Türk unsurlar eski günlerini yaşamak için Atatürk’e, Cumhuriyetimize saldırmaktadır.
Atatürk Türk Devrimi ile Cumhuriyeti kurdu. Atatürk’ün ebediyete intikal ettiği günden bu yana 82 yıldır Türk Milleti olarak sürekli artan bir hızda karşı devrimi yaşıyoruz. Hele son 25 yıldır üst üste yaşadıklarımız üzüntü vericidir.
Yaşımız 20’de olsa 40’da olsa 60’da 80’de olsa hepimiz Atatürk’ün Türk Gençliğine hitabının idrakinde Türk Gençleriyiz. Bizi yıldıramazlar. Virüs hadisesi sadece yönetenlere değil hepimize bir ders olmalıdır. Hedefimiz vatan için el ele vererek yeniden Tam Bağımsız Ulus Devletimizin tesisini sağlamak olmalıdır.

Bir sonraki yazımızda buluşmak üzere Sevgiler Saygılar…
DİPNOTLAR
1-Gyula Nemeth, Attilla ve Hunlar, (nşr. Şerif Baştav), İstanbul 1962, s. 284; Esat Uras, Ermeniler (Türk Tarihinin Ana Hatları Eserinin Müsveddeleri No: 6), y.y., 1933, s. 3.
2- Nikerland Krayblis, Rusya’nın Şark Siyaseti ve Vilayeti Şarkiye Meselesi, (nşr. H. Adem), İstan¬bul 1332, s. 70 vd.
3- M. Streck,»Ermeniye», I.A. IV, s. 322.
4- Rahip Alişan, Hayk’ın Zamanı ve Bayramı, Paris 1840, s.15 vd’dan naklen, Esat Uras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi, İstanbul 1987, s. 101.
5- Mervan el-Müdevver, El Ermenu Abru’t-Tarih, Beyrut, 1982, s. 68 vd.
6- Cemal Özkaya, Le Peuple Armenien et Les Tentatives de Reduire Le Peuple Turcen Servitude, İstanbul 1971, s. 10.
7- Prof. Dr. İsmail Kayabalı, Beş Nehir Boyunun Türklüğü, cilt 1, s. 8
8- Fahrettin Kırzıoğlu, Ermeniler Hakkında (Makaleler-Derlemeler) II, Atatürk Üniversitesi, XX, Yıl Armağanı, Ankara 1978, s.48; I. C. Özkaya, a.g.e., s. 10.
9- Fahrettin Kırzıoğlu , «Selçuklulardan Önce Armenya / yukarı-Ellere Hakim Olanlar», T.T.E.S., İzmir 1983, s. 129
10- Prof. Dr. İsmail Kayabalı, Beş Nehir Boyunun Türklüğü, cilt 1, s. 9
11- Şemsettin Sami, Kamus-ül A’lam II, İstanbul 1306, s. 840.
12-Arın Engin, Eti Tarihi, İstanbul 1961, s. 90 vd
13- Bu konuda daha geniş bilgi için Bkz. M. Fahrettin Kırzıoğlu, Dede Korkut Oğuznameleri, İstan¬bul 1952, s. 15-57; M Fahrettin Kırzıoğlu, «Armenya Yukarı-Eller Tarihi’nin iç yüzü Dede Korkut Oğuznamelerinin Mahiyeti», T.B.T.E.T.I.S., Ankara 1985, s. 133 vd.
14-Edip Yavuz, Tarih Boyunca Türk Kavimleri, Ankara 1968, s. 137 vd.
15- Abdurrahman Küçük, Ermeni Kilisesi ve Türkler, Ankara 1997, s. 8 vd.
16-Yahya Akyüz, Türk Kurtuluş Savaşı ve Fransız Kamuoyu (1919-1922), Ankara 1975, s. 87.
17- K. Karabekir, a.g.e., s.136.
18- E. Uras, Tarihte Ermeniler…, s. 149.
19- Ermiya Çelebi Kömürcüyan, İstanbul Tarihi XVII. Asırda İstanbul, (nşr. H. D. Andresyan), İstanbul 1952, s. 149.
20-K. Gürün, a.g.m., s. 15 vd; B. Eryılmaz, a.g.e., s. 30.
21- O. Ergin, Vakıflar…, s.72.
22- Y. Altuğ, Devletler Hususi Hukuku, İstanbul 1973, s.71.
23- Baha Gürfırat, «II. Abdulhamid’in Ermeniler Hakkında Düşünceleri», B.T.T.D., S: 8, ( ), s. 32.
24- Hüsamettin Yıldırım, «Ermeni İhtilalci Hareketlerin Doğuşu ve Gelişmesinde Ermeni Dininin Rolü ve Önemi», Y.T.K.D.A.S., Ankara 1992, s. 256 vd.
25- Yücel Özkaya, «Arşiv Belgelerine Göre XVIII Yüzyıl ve XIX. Yüzyıllarda Osmanlı İmparator¬luğunda Ermenilerin Durumu», T.B.T.E.T.I.S., Ankara 1985, s. 150
26- Y. Ercan, «Türkiye’de XV. ve XVI. Yüz…», s. 1149.
27- G. Çark, a.g.e., s. 27 vd.
28- Polonyalı Simeon’un Seyahatnamesi 1608-1619, {nşr. H. D. Andreasyan), İstanbul 1964, s, 4.
29- Polonyalı Simon….,s. 84.
30-Stanford Show, Osmalı İmparatorluğu ve Modern Türkiye I, (nşr. M. Harmancı), İstanbul 1982, s. 216.
31- Ermeni kiliseleri içerisinde en büyük olanıdır. Samatya’da denize nazır olan bu kilise 1641 yılına kadar, Ermeni Patrikliği olarak kullanılmıştır. Bkz., G. İncicyan, XVIII. Asırda İstanbul , (nşr. H.D. Andreasyan), İstanbul 1976, s. 40.
32- Nejat Göyünç, Osmanlı İdaresinde Ermeniler, İstanbul 1983, s. 49.
33- E. Uras, Tarihte Ermeniler…, s. 149.
34-Yavuz Ercan, «Türkiye’de XV. ve XVI. Yüz…», s. 1134
35-Süryani toplumunun Ermeni Kilisesine bağlanmasıyla, bilhassa güneydoğu Anadolu’da (Malatya, Urfa, Diyarbakır, Mardin) taraflarında Ermenilerle Süryaniler geniş ölçüde birbirlerine karışmışlardır. Bkz; Niyazi A. Banoğlu, Ermeni’nin Ermeni’ye Zulmü, Ankara 1976, s. 58.
36-Bilal Eryılmaz, Gayrimüslim Tebaanın Yönetimi, İstanbul 1990, s. 30.
37-Y. G. Çark, a.g.e, s. 9.
38-Yavuz Ercan, Kudüs Ermeni Patrikhanesi, Ankara 1988, s. 17,
39-Y.G. Çark, a.g.e., s. 2 vd.
40-Azmi Süslü, «Tarihte Ermeniler», B.T.T.D., S: 23, (1978), s. 69
41-Y.ÇARK: Türk Devleti Hizmetinde Ermeniler; İstanbul, 1953, s. XIII.
42- R. Şahin a.g.m.,s.107 vd.
43- Fatih, İstanbul’un fethinden sonra mücadelesini büyük ölçüde Hıristiyan Batıya Çevirmiştir. Bunun için önce Ortodoks Kilisesine bağlı ve büyük bir çoğunluğu kendi tebaasından olan Hıristiyanları manen kazanmak düşüncesiyle olacak, Doğu Kilisesini, Roma Kilisesi karşısında yeniden canlandırmıştır. Bkz: B. Eryılmaz, a.g.e., s.29.
44- Osmanlı yönetiminde; “Millet” deyimi ile dini kıstaslara uygun olarak bir araya gelmiş cemaat kastedildiği gibi, Osmanlı Devletinde kişinin inançları milliyetini de göstermekteydi. Bkz. Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, (nşr. M. Kıratlı), Ankara 1993, s. 333
45- Dokuz Soru ve cevap…, s. 7 vd.
46-Bilal Eryılmaz, a.g.e., s.36.
47-H. A. Ubucini, 7855’de Türkiye I, (nşr. A. Düz), İstanbul 1977, s.17.
48-M. el-Müdevver, a.g.e., s. 288.
49-M. Hocaoğlu, a.g.e., s. 23; Y. Ercan, a.g.e., s. 17,30,45.
50- Gülnihal Bozkurt, Gayrimüslim Osmanlı Vatandaşlannın Hukuki Durumu (1839-1914), Ankara 1989, s. 26.
51- Kamuran Gürün, «Ermeni Sorunu Yahut Bir Sorun Nasıl Yaratılır», T.T.E.S., İzmir 1983, s. 18.
52- Salim Cöhce, a.g.m., s. 98.
53- UBICINI A. Bu günün Türkiyesi 1855

12 Nisan 2020 Saat 9.30
TANER ÜNAL
